Merhabalar! Centaurajans olarak “Farklılıklar toplumda sorun yaratır mı” konusunda aklınızdaki soruları yanıtlamak için buradayız.
Farklılıklar toplumda sorun yaratır mı?
İzmir’de yaşayınca şunu fark ediyorsun: aynı sokakta hem sabah erken kalkıp yürüyüş yapan “sağlıklı yaşam gönüllüsü” amca, hem de geceden kalma simitle güne başlayan benzeri ruh hâlindeki gençler olabiliyor. Ve kimse kimseye “sen niye böylesin?” diye saldırmıyor… en azından çoğunlukla. Yani teoride çok medeni bir tablo var, pratikte ise Ege güneşi gibi: bazen ısıtıyor, bazen yakıyor.
Ben 25 yaşında, İzmir’de yaşayan ve arkadaş ortamında sürekli espri patlatan ama eve gidince “acaba o espri fazla mıydı?” diye 3 saat düşünen biriyim. O yüzden “Farklılıklar toplumda sorun yaratır mı?” sorusu bana sorulunca, içimde iki kişi tartışmaya başlıyor: biri kahkaha atıp “ya ne sorunu, renk bu hayat” diyor, diğeri de gece 02:47’de tavana bakıp “ama bazı insanlar neden bu kadar tahammülsüz?” diye sorguluyor.
Ve işin komiği şu: ikisi de haklı gibi.
—
Mahalle kahvesinde başlayan büyük felsefe
Geçen gün mahalledeki kahvede oturuyorum. Çay 12 TL olmuş, ama konuşmalar hâlâ bedava ve sınırsız.
Yan masada iki amca tartışıyor:
“Eskiden insanlar daha saygılıydı.”
“Yok artık, şimdi gençler daha bilinçli.”
Ben de araya girmedim tabii… çünkü ben araya girince genelde konu futbolu aşıp varoluş krizine dönüyor.
Ama iç sesim devrede:
> “İnsanlar gerçekten değişti mi, yoksa biz sadece farklı olanı daha çok mu görüyoruz?”
Tam o sırada garson geliyor. Siparişi yanlış getiriyor. Ben “olsun sorun değil” diyorum ama içimden mini bir dram:
“Hayat da zaten yanlış sipariş gibi değil mi?”
İşte tam burada “Farklılıklar toplumda sorun yaratır mı?” sorusu kahvenin buğusunun içine karışıyor.
—
Farklılık = sorun mu, yoksa sadece alışma süreci mi?
Toplum dediğin şey aslında dev bir WhatsApp grubu gibi. Herkes var:
Hiç susmayanlar
Sadece okuyanlar
Sürekli yanlış anlaşılma yaratanlar
Emojiyle bile gerilim çıkaranlar
Şimdi düşün: bu gruba farklı biri girince ne olur?
İlk gün: “Hoş geldin :)”
İkinci gün: “Bu kişi neden böyle yazıyor?”
Üçüncü gün: sessize alma…
Yani mesele çoğu zaman farklılığın kendisi değil, onun “ilk teması”.
Ben bunu İzmir metrosunda çok net gördüm. Yanımda bir turist vardı, Türkçe bilmiyor. Haritaya bakıyor, panik. Ben de içimden dedim ki:
“Tamam, yardım edeceğim… ama yanlış yön tarif edersem İzmir’de kaybolan turistler listesine girer miyim?”
Sonunda gösterdim. Adam teşekkür etti. Ben içimden küçük bir zafer kutlaması yaptım.
Ve o an düşündüm:
Farklılık bazen sorun değil, sadece küçük bir “iletişim bug’ı”.
—
Toplumun en büyük problemi: “Ben normalim” inancı
Şimdi dürüst olalım. Herkes kendini “normal” sanıyor.
Ben de sanıyorum. Sonra sabah 08:30’da kendime kahve yaparken blenderı açıp “bu ses biraz fazla yüksek olabilir mi?” diye düşünen birine dönüşüyorum.
Ama dışarı çıkınca:
Birisi çok sessiz
Birisi çok konuşkan
Birisi çok renkli giyiniyor
Birisi hep siyah giyiniyor
Birisi sabah koşuyor
Birisi sabah hiç konuşmuyor
Ve herkes birbirine bakıp içinden şunu diyor:
> “Bu niye böyle?”
İşte sorun burada başlıyor.
Çünkü farklılık aslında sorun değil; sorun, farklılığı “düzeltilecek bir şey” gibi görmek.
—
Otobüs yolculuğu: sosyolojik deney gibi
İzmir’de otobüse binmek bazen küçük bir sosyoloji dersi gibi.
Bir gün otobüsteyim. Önümde üç genç yüksek sesle konuşuyor, arkada bir teyze “gençlik nereye gidiyor” bakışı atıyor, yanımda biri kulaklıkla dünyadan tamamen kopmuş.
Ben? Ortada, hem kulaklık var hem çevre analizi.
Bir anda biri “çok ses yapıyorsunuz” dedi.
Sessizlik.
O an herkes birbirini tarttı.
Ve ben içimden düşündüm:
> “Bu anı kim anlatacak? Kazanan kim? Kaybeden kim?”
Cevap yok.
Çünkü aslında kimse kazanmadı ya da kaybetmedi. Sadece herkes biraz daha “diğerini anlamaya çalışmanın zorluğunu” deneyimledi.
—
Farklılıklar gerçekten sorun yaratır mı?
Bazen evet. Ama çoğu zaman “sorun” dediğimiz şey şu üç şeyden çıkıyor:
1. Bilinmezlik
İnsan bilmediğinden korkar. Yeni olan şey ilk başta garip gelir. Mesela ilk kez avokado yiyen birinin yüz ifadesi gibi:
“Bu meyve mi, sabun mu, neden var?”
2. İletişim eksikliği
Anlatamadığın şey büyür. Bir bakmışsın küçük bir yanlış anlaşılma, kocaman bir drama olmuş.
3. Sabırsızlık
Kimse kimseyi anlamak için 10 saniyeden fazla beklemek istemiyor gibi.
—
Kendi içimdeki çelişki kulübü
Benim içimde sürekli toplantı yapan iki kişi var:
Birincisi diyor ki:
“İnsanlar farklıdır, bu çok güzel.”
Diğeri cevap veriyor:
“Evet ama neden bazıları çorbayı çatalla içmeye çalışıyor gibi davranıyor?”
Birincisi sakin:
“Belki öyledir, belki onların yöntemi odur.”
Diğeri:
“Hayır, bu artık yöntem değil, bu kaos.”
Ve ben… ortada çay içip toplantıyı izliyorum.
—
Günlük hayattan küçük bir sahne
Geçenlerde bir kafedeyim. Sipariş veriyorum:
“Bir filtre kahve.”
Barista soruyor:
“Latte art ister misiniz?”
Ben:
“Ben hayatımda zaten yeterince sanat eseriyle baş etmeye çalışıyorum, sade olsun.”
Yan masadan biri gülüyor. Sonra sohbet açılıyor. Meğer adam vegan, diğeri keto diyetinde, ben de sadece açım.
Üç farklı dünya.
Ama sohbet ilerliyor.
Ve kimse kimseyi dönüştürmeye çalışmıyor.
İşte o an şunu fark ediyorum:
Farklılıklar sorun değil, bazen sadece “doğru ortamda buluşmamış fikirler”.
—
Asıl mesele: aynı olmak zorunda mıyız?
Toplum bazen farkında olmadan “aynılık” istiyor gibi davranıyor. Ama aynı insanlar sıkıcıdır demiyorum… sadece aynı müzik listesi 300 kez dönünce bile insanın kafası karışıyor.
Düşünsene herkes aynı düşünseydi:
Herkes aynı kahveyi içse
Herkes aynı şakaya gülse
Herkes aynı saatte uyusa
Bir süre sonra hayat “güncelleme notu olmayan uygulama” gibi olurdu. Ne heyecan kalırdı ne de tartışma.
—
Farklılıklarla yaşamak: küçük bir kas geliştirme işi
Bunu spor gibi düşünmek lazım. Kas nasıl çalışarak gelişiyorsa, hoşgörü de karşılaşarak gelişiyor.
İlk başta zor geliyor.
Sonra alışıyorsun.
Sonra bir bakmışsın, seni eskiden sinirlendiren şeyler artık sadece “ilginç” geliyor.
Ben mesela artık İzmir’de sabah 7’de bağırarak sohbet eden simitçiye sinirlenmiyorum. Sadece düşünüyorum:
> “Adam gerçekten gününe full enerjiyle başlamış, saygı duymak lazım.”
—
Son düşünce değil ama son sahne
Bir akşam Kordon’da yürürken denize bakıyorum. Yanımdan geçen insanlar farklı dillerde konuşuyor, farklı giyiniyor, farklı hızlarda yürüyor.
Ve garip bir şekilde hiçbir şey “fazla” hissettirmiyor.
Sanki şehir, herkesin farklı olmasına izin veren büyük bir sahne gibi.
İç sesim yine konuşuyor:
> “Belki de sorun farklılıkta değil… biz onu nasıl karşıladığımızda.”
Ben de cevap veriyorum (içimden tabii, yüksek sesle değil, İzmir’de öyle şeyler pek yapılmaz):
“Evet ama yine de bazı insanlar gerçekten çok hızlı konuşuyor, onu çözemedim.”
Ve yürümeye devam ediyorum.